Ygs ve Lys de Sorulursa.Ygs Lys Yardımcınız.Sınavlarda aklınızda bulunması gereken her şey
BögüKağan'ın Mani dinini kabul etmesi, Göç Destanı'nın İran kaynaklarına göre olan varyantında anlatılmaktadır. Bu bağlamda efsanenin gerek konu, gerekse dayandığı inançlar bakımından Mani dininin ilkelerine dayanması gerekirdi. Ancak durum tam olarak böyle değildir.
ManiDininin Kabulü Destanı. Söz konusu ettiğimiz dönem Türk şiiri de tıpkı klasik Batı Avrupa edebiyatlarının eski Yunan ve Latin edebiyatlarını
İslamiyet öncesi Türk edebiyatı genel özelliklerine bakıldığında yabancı etkilerden uzak olduğu görülmektedir. Eserler sade ve anlaşılır bir Türkçeyle oluşturulmuştur. Bu dönemde Şamanizm, Maniheizm ve Budizm gibi dinlerin etkileri de eserlerde görülmektedir. Göçebe kültüre ait edebiyatın izleri görülür.
TÜRKBOYLARININ DESTANLARINDA KURT - 2021 - DOKTORA TEZİ (10229531.pdf).
cash. İSLAMİYET ÖNCESİ TÜRK EDEBİYATI İslamiyet Öncesi Türk Edebiyatı ikiye ayrılır A. Sözlü dönem B. Yazılı dönem A- İSLAMİYETTEN ÖNCEKİ SÖZLÜ DÖNEM İSLAMİYET ÖNCESİ SÖZLÜ DÖNEMİN GENEL ÖZELLİKLERİ * Eserler genellikle anonimdir. Kim tarafından söylendiği belli değildir. Pek az eserin sahibi bilinmektedir * Akılda daha çok kalıcı olması ve nesilden nesile aktarımda daha etkili olması sebebiyle şiir tercih edilmiştir. * Edebiyat, atlı göçebe hayatının özelliklerini yansıtır. * Eserlerin tamamında milletin ortak duygu ve düşünceleri hâkimdir. * En eski eserlerde bile işlenmiş bir dil ve edebî üslûp görülür. Bu durum, bilinenlerden daha eski metinlerin olduğunu düşündürmektedir. * Yiğitlik, yurt ve tabiat sevgisi, büyüklere saygı, işlenen başlıca temalardır. * Nazım birimi olarak dörtlük tercih edilmiştir. Dörtlüklerin kafiye şeması aaab şeklindedir. * Ölçü olarak hece ölçüsü kullanılmıştır. * Genellikle yarım kafiye tercih edilmiştir. Redif kullanılmıştır. * Dil saf Türkçedir. Yabancı dillerin etkisinden uzaktır. Yabancı kelime yok denecek kadar azdır. Yalın bir dil kullanılmıştır. * Bu dönem Destan Devri Türk Edebiyatı olarak da bilinir. * Şiirler genellikle kopuz adı verilen çalgı aleti ile söylenirdi. * “Şamanizm, Maniheizm, Budizm” gibi dinlerin etkisiyle bir edebiyat oluşturmuşlardır. * Bu döneme yönelik elimizdeki en önemli ve en eski kaynak Kaşgarlı Mahmut’un “Divan-ı Lügat-it Türk” adlı eseridir. İslamiyet Öncesi Türk Edebiyatı ile ilgili bazı notlar *** İslamiyetten önceki dönemde şair ve bilge kimselere isimler “Şaman, kam, baksı, ozan” dır. Hekimlik, büyücülük, bilgelik gibi görevleri de olan bu ozanlar; sığır, yuğ gibi törenlerde görev alıyorlardı. *** İslamiyetten önceki dönemdeki eserlerde şiirin tercih edilmesinin sebebi Akılda daha çok kalıcı olması ve nesilden nesile aktarımda daha etkili olması sebebiyle şiir tercih edilmiştir. *** İslamiyetten önceki dönemde kurultayın varlığı Türklerin İslamiyetten önce cumhuriyetle yani demokrasiyle yönetildiğinin bir göstergesidir. *** İslamiyetten önceki dönemde sagu, koşuk ve destanların söylendiği çalgı aleti Kopuz İslamiyetten önce Türklerin yapmış olduğu törenler Sığır Sürgün avında ava gidenler için yapılan törendir. Şölen Din ve eğlence törenlerine denir. Yuğ Ölüm törenlerine denir. İslamiyetten önceki dönemdeki sözlü dönemin edebî ürünleri 1- Sagu 2- Sav 3- Koşuk 4- Destan 1- SAGU Yuğ törenlerinde ölen kişinin ardından duyulan acıyı dile getirmek için söylenen şiirlere sagu denir. Özellikleri * Ölen bir kişinin arkasından söylenen ağıt şiirleridir. * Ölen kişinin iyiliklerini, yiğitliklerini, başarılarını, erdemlerini ve ölümlerinden duyulan üzüntüleri anlatır. * Koşuk nazım şekliyle söylenir. * Uyaklanışı a a a b / c c c b şeklindedir. * 7’li hece ölçüsü ile yazılır. * Dörtlükler halinde yazılır. * Halk edebiyatında “ağıt”a, Divan edebiyatında “mersiye”ye benzer. * Günümüzdeki sagu örnekleri Divanü Lügati’t-Türk’te yer almaktadır. * Geleneksel bir çalgı aleti olan kopuz eşliğinde söylenir. * “Yuğ” denilen ölüm törenlerinde söylenir. * Divan-ü Lügati’t-Türk’teki Alp Er Tunga sagusu bu türün önemli bir örneğidir. 2- SAV Uzun deneyimler sonucu doğruluğu ispatlanmış kısa ve özlü sözlere sav denir. Özellikleri * Türk toplumunun dünyaya bakışını, geleneklerini, varlık anlayışlarını ortaya koyan özlü sözlerdir. * Günümüzdeki atasözlerinin karşılığıdır. * Savların bazıları hece sayısının eşit ve uyaklı olması nedeniyle nazım özelliği göstermektedir. * Günümüzdeki sav örnekleri Orhun Kitabeleri’nde ve Divanü Lügati’t-Türk’te yer almaktadır. 3- KOŞUK Aşk, tabiat ve kahramanlık gibi konularda yazılmış olan şiirlere koşuk denir. Özellikleri * Koşuklarda Türklerin yaşayış biçimi, duygu ve düşüncelerini bulmak mümkündür. * 7’li hece ölçüsü ile yazılır. * Dörtlükler halinde yazılır. * Bu şiirlerde düz kafiye kullanılır aaaa, bbba, ccca… aaab cccb dddb * Sığır denilen sürek avlarında söylenen lirik şiirlerdir. * Halk edebiyatında koşmaya benzer. * Günümüzdeki sagu örnekleri Divanü Lügati’t-Türk’te yer almaktadır. * Geleneksel bir çalgı aleti olan kopuz eşliğinde söylenir. 4- DESTAN Bütün bir toplumu derinden etkilemiş savaş, göç ve doğal afet gibi önemli olaylar sonucu ortaya çıkmış olağanüstülüklerle süslü uzun manzum öykülere destan denir. Özellikleri * Destanlar konularını gerçek olaylardan alır. Fakat bu olaylar zamanla olağanüstü özellikler alır. * Olağan ve olağanüstü olaylar iç içedir. * Destanlar halk arasında nesilden nesile aktarılırken kendiliğinden oluşan hikayelerdir. * Destanlar toplumun yaşayışı, dini, dili, gelenek ve görenekleri hakkında bilgi verir. * Genellikle manzumdurlar. Az olmakla beraber nazım-nesir karışık olan destanlar da vardır. Bazıları, manzum şekilleri unutularak günümüze nesir hâlinde ulaşmıştır. * Destanlar nazım biçiminde dörtlükler halinde yazılır. * Anonimdirler. Kim tarafından söylendiği belli değildir. * Destanlar savaş, deprem, yangın, mizah, ünlü kişilerin yaşamları konularında yazılır. * Destanlar, tarihî ve sosyal olaylardan doğarlar. Bu eserlerde genellikle, yiğitlik, aşk, dostluk, ölüm ve yurt sevgisi gibi temalar işlenir. * Destandaki kişiler kral, han, hakan...vb. seçkin kişilerdir. * Destanlar toplumun ortak görüşlerini yansıtırlar. * Genellikle 8’li ve 11’li hece ölçüsü ile yazılır. * Genellikle yarım kafiye kullanılır. Kafiye düzeni şöyledir baba-ccca-ddda-eeea Destan çeşitleri Destanlar iki çeşittir a. Doğal Destan Halk arasında nesilden nesile yayılarak kendiliğinden oluşmuş olan destanlardır. Örnek * Türklerin Oğuz Kağan Destanı, Türeyiş Destanı * İranlıların Şehname * Yunanlıların İlyada ve Odysseia b. Yapma DestanBazı şair ve yazarlar kendi milletlerinin tarihinden çıkmış olaylara kendi duygu ve düşüncelerini de katarak yazmış olduğu destanlara yapma destan denir. Örnek * Yazıcıoğlu Ali à Selçukname, * Fazıl Hüsnü Dağlarca à Üç Şehitler Destanı, * Mehmet Akif Ersoy à Çanakkale Destanı, * Kayıkçı Kul Mustafa à Genç Osman Destanı * Dante à İlahi Komedya İtalya * Tasso à Kurtarılmış Kudüs İtalya * Milton à Kaybolmuş Cennet İngiliz * Aristo à Çılgın Orlando İtalya * Comoens à Oslusiadas Portekiz * Vergilüs à Aeneis Latin Destanların oluşum aşamaları Destanlar üç aşamada oluşur a. Oluş Dönemi Çekirdek Halka mal olmuş ve halkın üzerinde derin izler bırakmış bir olay ve olayın kahramanının zamanla kuşaktan kuşağa aktarılırken değişerek birtakım olağanüstü özellikleri aldığı dönemdir. b. Yayılma DönemiOlağanüstülüklerle dolu olayların ve kahramanlıkların ağızdan ağza, nesilden nesile sözlü gelenek yoluyla aktarıldığı dönemdir. c. Toplama-Derleme DönemiBüyük bir halk şairinin olayları oluş sırasına göre bir bütün halinde nazma döküp destanı ortaya çıkardığı dönemdir. Bu dönemde destan yazıya geçirilir ve kalıcılığı sağlanır. Çoğu zaman derleyen veya yazıya geçiren belli değildir. İslamiyetten önceki Türk destanları A. Altay - Yakut Destanları a. Yaratılış Destanı B. Saka Destanları a. Alp Er Tunga Destanı b. Şu Destanı C. Hun-Oğuz Destanları a. Oğuz Kağan Destanı b. Attila Destanı D. Göktürk Destanları a. Bozkurt Destanı b. Ergenekon Destanı E. Siyenpi Destanları F. Uygur Destanları a. Türeyiş Destanı b. Göç Destanı c. Mani Dininin Kabulü Destanı İslamiyetten önceki Türk destanlarının içeriği Altay-Yakut Destanları a. Yaratılış Destanı Tanrı Kayra Han’ın dünyayı yaratması ve şeytanı Erglig huzurundan kovması anlatılır. Bu destan, Türk milletinin, dünyanın yaratılışı hakkındaki duyuş, düşünüş, görüş ve inanışlarını anlatarak yakın çağlara kadar, Orta Asya Türk halkı arasındaki yaşam gücünü göstermesi bakımından dikkate değerdir. Saka Destanları a. Alp Er Tunga Destanı MÖ 7. asırda Türk-İran savaşlarında ün kazanmış, İran ordularını defalarca mağlup etmiş bir Türk hükümdarı olan Alp Er Tunga’nın yiğitliklerini ve yaptığı savaşları anlatır. Destan kahramanı Alp Er Tunga daha sonra İranlılarca bir hile ile öldürülmüştür. Firdevsi’nin Şehname’de Afrasiyap olarak geçer. Alp Er Tunga'nın ölümünde söylenmiş bir sagu Divan-ı Lügat'it Türk'te bulunmuştur. Ancak bununla ilgili asıl bilgi Şehname adlı İran destanında vardır. b. Şu Destanı Şu adındaki bir hükümdarın Büyük İskender'in Türk illerine yürüyüşü sırasında onunla yaptığı savaşları anlatır. Sonunda Şu, İskender'le anlaşır ve Balasagun yöresine yerleşir ve “Şu” şehrini kurar. Bu destan bazı Türk boylarının adlarının nereden geldiğini izah yönüyle önemlidir. Eski Saka devletinin hükümdarlarına "Şu" adı verilmesi dolayısıyla, bu destan Saka destanı olarak da bilinir. Hun-Oğuz Destanları a. Oğuz Kağan Destanı Bu destanda Hunların büyük hükümdarı Oğuz Mete Han Kağan’ın yaşamı, yiğitlikleri, ülkesini nasıl genişletip oğulları arasında nasıl bölüştürdüğü ve Orta Asya’da Türk birliğini kuruşu anlatılır. MÖ 2. asırda doğmuştur. Bu eserde Oğuz Kağanın halkına bazı hedefler göstermesi bakımından önemlidir. b. Attila Destanı Batı Hun hükümdarı Attila'nın fetihleri etrafında oluşmuştur. MS 5. yüzyılda Avrupa'ya korkulu yıllar yaşatan Attila, Rusya'dan Fransa'ya kadar bütün Avrupa'yı almış, Roma'ya kadar uzanmıştır. Evlendiği gece çok içtiğinden burun kanamasıyla ölmüştür. Destanda onun ölümüyle ilgili söylenen ağıtta bir ölüm feryadı değil, kahramanlıkları anlatılmaktadır. Göktürk Destanları a. Bozkurt Destanı Göktürklerin dişi bir kurttan türeyişini anlatılır. Savaşta yaralanan bir Türkün dişi bir kurt tarafından kurtarılması, korunması ve Türklerin, sözü edilen kurtla bu Türkten çoğalması konu edilir. Görtürklerin ilk hakanı Asena’nın bu dişi kurttan türediğine inanılır. b. Ergenekon Destanı Düşmanları tarafından yenilen Türkler, yok olma aşamasına gelir. Düşmanın elinden kaçabilen iki aile, yolu izi olmayan Ergenekon'a gelir ve yerleşir. Orada dört yüz yıl kadar kalırlar ve çoğalırlar. Ergenekon’a sığmayacak dereceye gelince önlerine yol almalarını engelleyen bir demir dağı çıkar. Demir dağı eritip Ergenekon'dan çıkarlar. Atalarının düşmanlarını yenip intikamlarını alırlar ve Gök-Türk devletini kurarlar. Destanın en önemli özelliği tarihle benzerlik göstermesidir. Türklerin demiri işleyen ilk kavimlerden olması da önemlidir. Uygur Destanları a. Türeyiş Destanı Uygur hakanının üç kızını insanoğluyla evlendirmeyi uygun bulmayıp onları bir tanrıyla evlendirmesini konu alan bir destandır. Destana göre eski Hun hükümdarı kızlarının insanlarla değil Tanrılarla evlenmesini istiyordu. Bu yüzden onları insanlardan uzak bir yere bıraktı. Hun hükümdarı tanrıya kızlarıyla evlenmesi için yalvarıp yakardı. Tanrı nihayet Bozkurt şeklinde geldi ve kızlarla evlendi. Bu evlenmeden Bozkurt ruhu taşıyan Uygur çocukları doğdu. Böylelikle Uygur Türkleri bu evlilikten çoğaldı. b. Göç Destanı Uygur hükümdarlarının Çinlilerle savaşmamak için Çin prensesiyle evlenmek istemesi ve Çinlilerin bu prenses karşılığımda Türkçede kutsal sayılan bir taşı almalarını anlatır. Taş, Çinlilere verilince Türkler tanrı tarafından cezalandırılır ve Uygur ülkesine felaket çöker. Kuraklığın başlaması üzerine de göç ederler. Uygur halkı Beş Balıg denilen yere yerleşir. Destanın en önemli özelliği değersiz bir taş parçasının bile hiçbir şey uğruna düşmana verilmeyeceği inancını anlatmasıdır. c. Mani Dininin Kabulü Destanı İslamiyetten sonraki Türk destanları a. Manas Destanı b. Cengiz Han Destanı c. Timur Destanı d. Seyit Battal Gazi Destanı e. Köroğlu Destanı f. Danişment Gazi Destanı DÜNYA DESTANLARI * Hint Destanı Ramayana ve Mahabarata * Yunan Destanı İlyada ve Odysseia Homeros * Latin Destanı Eneid * İran Destanı Firdevsi Şehname * Fransız Destanı Chonson de Roland * Fin Destanı Kalevela * Alman Destanı Niebelungen Lied * Rus Destanı İgor * Japon Destanı Şinto * İspanya Destanı Cid * Sümer Destanı Gılgamış B- İSLAMİYETTEN ÖNCEKİ YAZILI DÖNEM Genel Özellikleri * Türk dilinin tespit edilebilen en eski yazılı metinleri VII. asrın sonlarına ve VIII. asrın ilk yarısına ait olan dikili taşlar Yenisey ve Göktürk Kitabeleri ve Uygur dönemine ait olan dinî metinlerdir. * Yazılı dönemde Göktürkler ve Uygurlar kendi alfabeleriyle eserler verilmiştir. * Dönemin eserleri, gerek muhtevaları, gerekse mükemmel dil ve üslûplarıyla Türk dilinin, edebiyatının ve tarihinin önemli kaynakları arasında yer almaktadır. * Abidelerin yazarı bilinen ilk edebiyatçı olan Yollug Tigin’dir. İslamiyetten önceki dönemdeki yazılı dönemin edebî ürünleri 1- Göktürk kitabeleri Orhun Abideleri 2- Uygur Kitabeleri 1- Göktürk kitabeleri Orhun Abideleri Göktürk Orhun Kitabelerinin Özellikleri * Türklerin bilinen ilk yazılı edebî eseridir. * Doğu Göktürklerin tarihine ışık tutar. * SöylevNutuk türünde yazılmış ilk eserlerimizdendir. * Oldukça gelişmiş ve işlenmiş bir dil kullanılmıştır. Türk dilinin gelişmişlik düzeyine ilişkin etraflı bilgiler edinilebilir. Türk dilinin yapısını ve tarihi gelişimini öğrenmemiz yönünden önemli bir eserdir. * Kitabede hem dinî hem de din dışı konular işlenmiştir. * Tarih, coğrafya ve edebiyata kaynak olacak niteliktedir. * Türk tarihini, toplumun yaşam biçimini, dünyaya bakış tarzını ortaya koyar. * Kitabelerde idarecilerin ve sultanların halkı aydınlatması, yaptıklarının hesabını halka vermesi anlatılır. * Kitabelere ebedî taş, sonsuz taş anlamına gelen “bengi taş” adı verilirdi. Çünkü Türkler, Türk milletinin sonsuza kadar yaşayacak bir millet olduğunu tasavvur ediyordu. * 25 Kasım 1893’te Danmarkalı Dil Bilimci Thomsen kitabeleri Çin yazısından faydalanarak çözmüş ve 1922’de yayınlamıştır. * Kitabeler şuan Moğolistan’ın doğusunda Orhun Nehri’nin eski yatağında bulunmaktadır. * Kitabenin etrafında kim adına dikilmiş ise onun adına mabet ve o kişinin heykelleri; ayrıca o kişinin yaşamı boyunca öldürdüğü kişi sayısınca balbal denilen taşlar bulunurdu. * Kitabeler kaplumbağa kaidesinin üzerine oturtulmuştur. Kaplumbağanın hem uzun ömürlü bir hayvan olması, hem de yol alırken adımlarını düşünerek ağır atması sebebiyle kitabeler bu hayvanın kaidesi üzerine oturtulmuştur. * Yollug Tigin tarafından bir yüzleri Göktürk alfabesiyle, diğer yüzleri Çince yazılmıştır. Bu yönüyle Yollug Tigin edebiyatımızdaki ilk yazardır. * Türk milletinin adının geçtiği ilk Türkçe metin Göktürk Kitabeleri’dir. * Göktürk Kitabeleri üzerinde çalışma yapan Türk araştırmacılar Şemsettin Sami, Necip Asım, Hüseyin Namık Orkun, Nihal Atsız, Fuat Köprülü, Muharrem Ergin’dir. * Kitabelerden ilk olarak XIII. yüzyılda İranlı tarihçi Alâeddin Atâ Melik Cüveynî esrinde bahsetmiş; fakat bu bilgiler ne o devirde ne de sonraki devirlerde pek ilgi görmemiştir. 1709 yılında Ruslara esir düştüğü için Sibirya’ya sürgüne gönderilen İsveçli subay Johann Von Strahlenberg kitabeleri bulmuş ve onlarla ilgilenerek ortaya çıkmasını sağlamıştır. Göktürk Kitabeleri dikiliş amacı Devletin ileri gelenlerin ve kağanların ölümünden sonra onlar adına bir mabet inşa ettirmek eski bir Türk geleneğidir. Mezar taşlarının yani kitabelerin üzerinde kağanların ve devlet adamlarının bir çeşit vasiyeti olan önemli düşünceler ve nasihatler kazınarak gelecek zamanlarda milletin bu yazılanlardan ders alması ümit edilirdi. Göktürk Kitabeleri * Tonyukuk Kitabesi – 725 * Kül Tigin Kitabesi – 732 * Bilge Kağan Kitabesi – 735 Göktürk Kitabeleri’nin içeriği Kültigin Kitabesi Kitabeyi Bilge Kağan diktirmiştir. Bu kitabede konuşan Bilge Kağan'dır. Bilge Kağan, Göktürk Devleti'nin kuruluşu ve tarihi ile ilgili önemli bilgiler verir. Kültigin Kitabesi’nde 732 ayrıca Kültigin’in halkı için yaptıkları anlatılır. Bumin ve İstemi Kağan dönemlerinden başarıyla söz edilir. Yönetimi esnasındaki başarısızlıkları ve bunların nedenlerini anlatır. Çin ile yağılan savaşlardan bahsedilir. Bilge Kağan, bu kitabede ulusuna bir takım mesajlar vermeyi amaçladığını söyler. Bu nedenle sözlerinin unutulmaması gerektiğini, yazıtın dikiliş amacının geleceğe yönelik olduğunu belirtir. Ayrıca kitabede Kültigin’in ölümü ve yas töreni anlatılmıştır. Bilge Kağan Kitabesi Bilge Kağan anısına, 735 yılında oğlu Tenri Kağan tarafından dikilmiştir.. Bilge Kağan’ın yiğitlikleri ve Türk milletine iletmek istediği mesajlar kitabenin içeriğini oluşturur. Bu kitabede Kültigin Kitabesi’nden alıntılar vardır. Kültigin sonrası savaşlardan söz edilir. Çinlilerin Türklere nasıl hile yaparak esir aldıkları dile getirilir. Tonyukuk Kitabesi Kitabeyi Vezir Tonyukuk’un kendisi diktirmiştir. Göktürklerin dört hakanına vezirlik yaparak hizmet eden Tonyukuk, döneminin tarihini, kendi hatıraları şeklinde oldukça düzgün bir halk diliyle, yurdunu çok seven başarılı bir devlet adamı görüşüyle yazmıştır. Anlatımda, atasözlerine bolca yer bu yazıtında ilk 47 satırda İlteriş Kağan ile Kapagan Kağan'ın dönemlerinden bahsetmektedir. Daha sonraki satırlarda ise kendisinden bahsederek Göktürk tarihi hakkında önemli bilgiler vermektedir. Göktürk Alfabesinin özellikleri Göktürk alfabesi 38 harften oluşmaktadır. 4 tane sesli, 25 tane sessiz, 9 tane de birleşik sesli harf vardır. Kelimeler birleştirilmez. Kelimeler birbirinden “ ” işareti yapılarak ayrılır. Bu sebeple “ ” Türk edebiyatının kullanılan ilk noktalama işareti sayılır. Harfler genellikle yukarıdan aşağıya doğru sıralanmış, satırlar bu şekilde yazılmıştır. Aynı satırların yan yana dizilişi ise çok kere soldan sağadır. Bazen sağdan sola doğru yazılır. Metinlerinde tarih boyunca değişmeyen büyük ünlü uyumu kuralı vardır. 2- Uygur Yazıtları Daha çok Budizm ve Maniheizm dininin esaslarını anlatan metinlerdir. Bunlar Turfan yöresinde yapılan kazılarda ortaya çıkarılmıştır. Uygurların kağıda kitap basma tekniğini bildikleri anlaşılmaktadır. Dönemden kalma birçok hikayenin yanında “kökünç” denilen bir tür ilkel tiyatro eserleri de vardır. Uygurlar bu eserleri 14 harfli uygur alfabesiyle yazmışlardır. Uygurcaya Çinceden çevrilen Altun Yaruk adlı eser, Budizme ait dini-ahlaki bir eserdir. Altun Yaruk 10 kitap 31 bölümden oluşmaktadır. Eserde Budizmin esasları ve Buda’nın menkıbeleri anlatılmaktadır. En önemlileri şunlardır Sekiz Yükmek Sekiz Yığın Çinceden çevrilen Sekiz Yükmek’te Burkancılığa ait dinî-ahlâkî inanışlar ve bazı pratik bilgiler vardır. Uygurlar arasında çok yayılan bu eser; kısa cümleleriyle, içten anlatımı ve zengin söz varlığıyla dikkati çeker. Altun Yaruk Altın IşıkSıngku Seli Tutung tarafından Çinceden Uygurcaya çevrilen en hacimli sudurdur. Burkancılığın temellerini, felsefesini ve Buda’nın menkıbelerini içerir. Bunlardan en meşhurları Şehzade ile Aç Pars Hikâyesi Açlıktan ölmek üzere olan parsı kurtarmak için kendini feda eden şehzadenin hikâyesi, Dantipali Bey hikâyesi Maiyetindeki geyikleri kurtarmak için kendini feda eden geyikler beyini Dantipali Bey öldürür ve korkunç alevler de Dantipali Bey’i yutar. ve Çaştani Bey hikâyesi Ülkesindeki insanlara hastalık ve bela getiren şeytanlarla Çaştani Bey’in mücadelesidir. Irk Bitig Fal Kitabı Köktürk yazısıyla yazılmış bir fal kitabıdır. Her biri ayrı fal olarak yazılan 65 paragraftan oluşur. Çeşitli inanışlar ve masal unsurlarının bulunduğu kitapta günlük dile ait pek çok kelime de vardır. Kalyanamkara ve Papamkara Hikâyesi İyi Düşünceli Şehzade ile Kötü Düşünceli ŞehzadeBurkancılığa ait bir menkıbenin hikâyesidir İyi düşünceli şehzadenin bütün canlılara yardım etmek ve canlıların birbirlerini öldürmelerini engellemek için bir mücevheri elde etmek üzere yaptığı maceralı yolculuk anlatılır. Uygur Alfabesinin özellikleri Uygurların Soğdlulardan alıp geliştirdikleri bir alfabedir. Sağdan sola yazılır. 18-24 harften oluşur. Yenisey Yazıtları * Yenisey ırmağı çevresinde daha çok mezar taşlarından oluşan bu kitabelerdir. * Edebi olarak fazla bir önemi yoktur. * Yenisey nehrinin güneyinde, Tuva bölgesindeki Kem nehrinin kolları civarında bulunur. Bu sebeple aynı adla Yenisey Anıtları olarak adlandırılır. * Orhun Yazıtlarından daha eskidir. * Bu yazıtlar da İsveçli Strahlenberg tarafından 18. yüzyıl başlarında bulunmuştur. Yazıtların çoğu mezar taşlarıdır. * Yazıların üslubu sadedir ve yazıtın dikildiği şahısları samimi bir dilde anlatmaktadır. * Göktürk harfleriyle yazılmıştır. * Kırgızlar'a ait olduğu sanılmaktadır. Yusuf ALTINSOY / Türk Edebiyatı - Dil Anlatım Öğrt.
Posted on 2022 Mani Dininin Kabulü Destanı ne anlatıyor?Tanrının insanlara, hayvanlara iyi davranılmasını emrettiğini ve Tanrıya ulaşmanın yollarının neler olduğunu etkileyici bir şekilde dini hangi Türk devleti?Mani inancını resmi din olarak kabul eden tek devlet ise Uygur Türkleri dinini kabul eden kimdir?Uygur hükümdarı Bögü Kağan'ın Maniheizmi kabul et- tiği tarih olarak, Shih Ch'ao-i isyanını bastırmak için Çin'deki seferinden dön- düğü 762/763 yılı, ilk olarak CHAVANNES ve PELLIOT tarafından, Karabalgasun yazı- tının Çince metni ve T'ang hanedan yıllıklarına dayanılarak ortaya atılmış ve ge- nel kabul neden Mani dinini kabul etti?Öyle ki, Tang hanedanlığı zamanında Çin imparatoru bu dini yasaklamıştı. Bögü Kağan, Maniheizm gibi bir dini kabul etmekle Çin'i hiç umursamadığını ve kendi devleti üzerinde Çin'in etkisinin olamayacağını göstermeyi amaçlıyordu. Kağan, halkının yerleşik hayatın inceliklerini de öğrenmelerini Türk devletlerine ait olan destanlar nelerdir?İlk Türk DestanlarıAltay – Yakut Dönemi. Yaratılış Destanı Siyenpi DestanıSakalar Dönemi. Alp Er Tunga Destanı Şu DestanıHun Dönemi. Oğuz Kağan Destanı Attila DestanıGöktürk Dönemi. Bozkurt / Göktürk Destanı Ergenekon DestanıUygur Destanı konusu nedir?Göç Destanı, bir Uygur destanıdır. Türeyiş Destanı'nın devamı niteliğindedir. Destanda, Türklerin, kutsal taşı, Çinlilere verince, Tanrı tarafından cezalandırılması, açlık ve kuraklığın başlaması ile ana vatanlarından göç etmeleri dininin özellikleri nelerdir?Mani dininin özellikleri nelerdirİran kardeşçe ve barış içinde yaşamaları gerektiğini kendi emeğiyle ve alçak gönüllülük dinin kurucusu Mani Navigation← Previous PostNext Post →
Mani dini ya da maniheizm 3`ncü yy.`da Pers İmparatorluğu`nda Mani tarafından kurulan ve kısa sürede hızla büyük bir coğrafyaya yayılan bir din. O güne dek bilinen tüm dinsel sistemlerin gerçek sentezi olduğu ileri sürülmüştür. Manicilik aslında Zerdüşt Düalizmi, Babilonya folkloru, Buddhist ahlak ilkeleri ve Hıristiyan unsurların bir karışımından oluşmaktadır. Bu bileşimde önde gelen anlayış iki ezeli ilkenin, iyi ve kötünün, çatışmasıdır. Bu bakımdan din tarihi araştırmaları, Maniciliği bir tür dinsel Düalizm ikicilik olarak sınıflandırmışlardır. Bu din, hem Doğu'ya, hem de Batı'ya doğru olağanüstü bir hızla yayılmış; Kuzey Afrika, İspanya, Fransa, Kuzey İtalya ve Balkanlar'da bin yıl süre ile dağınık ve süreksiz biçimde varlığını devam ettirmiştir. Oysa, asıl gelişimini doğduğu topraklar olan Mezopotamya, Babilonya ve İran'da gerçekleştirmiş ve Doğu'da etkisini 10. yüzyıldan sonralara kadar sürdürdüğü Türkistan, Kuzey Hindistan, Batı Çin ve Tibet'e kadar yayılmayı YaşamıMani Manys, Manytos, Manentos, Manou, Manichios, Manes, Manetis, Manichæus özel bir isim değil, bir saygı ifadesi ya da bir unvandır. Mani sözcüğünün Aramice kökeni olan "Mana", ışık anlamına gelmektedir. Mandeen Sabiilik inancında bir cin olan "Mana Rabba" ise "Işık Kralı" demektir. Bu bakımdan Mani sözcüğünün tam anlamının "aydınlatan" olduğu genelde kabul edilmiştir. Mani'nin gerçek adının bilinmemesine karşın, babası ve ailesi hakkında kesin bilgiler mevcuttur. Babasının adı Fatak Babak Patekios, Patticius, Paftig, Arapça Futtuk idi ve eski Med başkenti olan Ecbatana Hamadan kökenli bir aileden geliyordu. Karısı, yani Mani'nin annesi ise soylu Arsaki hanedanı ile akraba olan Marmarjam'dı. Mani, 14 Nisan 216 tarihinde Babilonya'ya bağlı Mardinu kentinde Mardin dünyaya geldi. Fatak güçlü dinsel eğilimlere sahip bir kişi olmalıydı, zira bir süre sonra Ecbatana'yı terk ederek, Güney Babilonya'da bulunan "Menakkede" Arapça Mugtasıla adlı bir Mandeen tarikatine katıldı ve küçük oğlunu bu inançlara göre yetiştirdi. Mani'nin babası da, din reformu taraftarı olarak önemli etkinliklerde bulunmuş ve adeta oğluna öncülük etmiştir Mani dinsel eğitiminin yanısıra gençlik yıllarını nakkaşlık öğrenerek geçirmiştir. Mani'nin içinde büyüdüğü bu tarikat hakkında pek ayrıntılı bir bilgi mevcut değildir. Bir tür su ile arınma yani "vaftiz" uygulamasına sadık oldukları biliniyor. Tarikat üyeleri, günahlarından arınmak için hergün abdest alıyorlar ve yiyeceklerini de su ile temizliyorlardı. Ayrıca, et yemiyorlar ve şarap içmiyorlardı. Her üye kendine ayrılmış bulunan tarlada çalışmak zorundaydı. Tarikat'in yerleşik ve tarımsal görünümü bir Yahudi tarikati olan Esseneler'i andırıyor. Bu benzeşimi güçlendiren diğer bir öge de, kendi dinsel inançlarını tıpkı Esseneler gibi "Yasa" Nomos olarak adlandırmalarıdır. Diğer önemli bir unsur da, bu tarikatin, bir Yahudi uygulaması olan "Sabbat" gününe riayet etmesidir. Mani, 20 Mart 242 günü Gundeşapur kentinde I. Şahpur'un tahta geçme törenleri için ülkenin her yanından toplanmış bulunan kalabalığa öğretisini ilk kez ilan etti. "Nasıl Buddha Hindistan'a, Zerdüşt İran'a ve İsa Batı topraklarına geldiyse, işte şimdi ben, Mani, Babilonya topraklarında Gerçek Tanrı'nın habercisi olarak peygamberliğimi duyuruyorum." Mani'nin bir süre sonra ülkeyi terk etmek zorunda kalmış olması, önceleri pek başarılı olamadığını kanıtlıyor. Mani, uzun yıllar süresince çeşitli ülkeleri gezerek öğretisini yaydı, Türkistan ve Kuzey Hindistan'da Manici topluluklar kurdu. Nihayet İran'a geri döndüğünde, Şah I. Şahpur'un kardeşi Perviz'i kendi inancına çekmeyi başardı. Mani, en önemli yapıtlarından biri olan "Şahpurikan"ı Perviz'e ithaf etti. Perviz, Mani'nin Şahın huzuruna kabul edilmesini sağladı ve böylece Mani I. Şahpur'a dinsel mesajını aktarma fırsatını buldu. Ancak, bir süre sonra Mani tekrar bir kaçak olarak yollara düştü. Farklı yörelerde kendi inancını yayma çabasını sürdürdü. Bu geziler sırasında, öğretisini yayan ve güçlendiren uzun mektuplar kaleme aldı. Bu dönemin sonunda yakalanarak hapse atıldı ve ancak 274 yılında I. Şahpur'un ölümü üzerine özgürlüğe kavuşabildi. I. Şahpur'un yerine geçen oğlu I. Hürmüz, Mani'ye destek oldu. Ne var ki, I. Hürmüz'ün saltanatı yalnızca bir yıl sürebildi. 274 yılında Şahpur'un diğer oğlu Behram tahtı ele geçirdi. Bu saltanat değişimi Mani'nin sonunu hazırladı, zira Mazdeizm'e bağlı olan yeni Şah, her türlü yabancı inancın koyu bir düşmanıydı. Yeni Şah I. Behram, Mani'yi çarmıha gerdirdi. Mani yandaşlarını yıldırmak amacıyla cesedi parçalandı, derisi yüzüldü, içine saman doldurularak kent kapısına asıldı. Mani'nin ölüm tarihi 276-277 yılları olarak dönemden günümüze kalabilen resmi belgeler Mani'yi bir din sapkını ve bir şarlatan olarak tanıtıyorlar. Ancak, XVIII. yüzyıldan başlayarak yapılan araştırmalar Mani hakkında tüm bilinenleri değiştirdi. Artık Mani, kimilerine göre yeni bir din kuran bir bilge, kimilerine göre de çeşitli dinsel öğretilerin, Zerdüşt inancının, Buddha'cı ahlakın, Mithra kültünün ve Hıristiyan öğretisinin bileşimini gerçekleştirmiş bir dehadır. Özellikle XX. yüzyılda gerçekleştirilen bazı buluşlar, Mani'nin yaşam öyküsünün tümüyle gözden geçirilmesini gerektirdi. Ortaya çıkarılan ve Mani tarafından bizzat yazılmış olduğu savunulan bu yeni belgeler, Mani'yi insanlığın kurtuluşunu müjdeleyen bir peygamber olarak göstermektedir. Mani, insanlığın dinsel kurtuluşunun tarihsel bir akış içinde en önemli aşamalarını sıralarken, kendi öncülleri arasında Enoch'u, Nuh'un oğlu Sam'ı, Buddha'yı, Zerdüşt'ü ve İsa'yı saymıştır. Mani, bu yazılarda, İsa'nın yaşamının belli başlı olaylarını özetlemiş, Havariler'in çabalarını, Paul'un misyonunu, Hıristiyan Kilisesi'nin yaşadığı krizi ve dünyayı düzeltmek için uğraş vermiş olan Marcion ve Bardanes gibi gnostikleri anlatmıştır Nihayet, İsa'nın müjdelemiş olduğu "Paracletos"un, yani bizzat Mani'nin döneminin geldiğini ilan etmiştir. "Paracletos" sözcüğü, Ruhulkudüs'e verilen bir isim olarak Yuhanna İncili'nde geçmektedir. "Paracletos"un din dışı anlamı "şefaat eden, aracı, arabulucu" biçimindedir. Özellikle, İsa'nın veda konuşmalarında "Avutucu, Gerçek Ruh ve Kutsal Ruh" adı altında sıkça yer almaktadır. Yuhanna XIV/16,26 - XV/26 - XVI/7 Manicilik'te gerçek gizem, köktenci ve evrensel Düalizmdir. Manici inanca göre bu gizem, Mani'nin ruhsal ikizi olan Paracletos tarafından Mani'ye aktarılmış ve Mani de bu gizemi öğretmekle görevlendirilmiştir. Mani, on iki yaşındayken ilk kez göksel bir ziyarete tanık olduğunu ve ilk ilahi açıklamaları aldığını ileri sürer. Arap tarihçisi en-Nedim'e göre bu ziyareti yapan "et-Taum" ikiz anlamına gelen Nebatice bir sözcük adlı bir melektir. Bu melek Mani'nin ikizi ya da ruhsal eşi olup, onu eğitip görevine hazırlayacak olan Paracletos'tur. Mani'ye göre Zerdüşt, Buddha ve hatta İsa'nın başarılı olamamalarının nedeni, kendi öğretilerini yazıya geçirmemiş olmalarında aranmalıdır. Bu düşünce ile Mani, herkesçe anlaşılabilen basit bir dil kullanarak kendi öğretisini yazıya dökmüştür. Manici yazıların halktan gördüğü yoğun ilgi, Maniciliğin karşısında olanların ve özellikle Hıristiyan Kilisesi'nin neden bu yazıları yok etmeye çalıştıklarını açıklamaktadır. 279 Yılında, Roma İmparatoru Diocletianus, İskenderiye kentinde tüm Manici yazıların yakılmasını buyurmuştur. Buna benzer yok etme çabaları yüzyıllarca sürdürülmüştür. Halbuki, İsa'dan sonra II. yüzyılın ortalarında İran'da doğan Manicilik inancı, henüz ilk yüzyılını tamamlamadan Doğu ve Batı'ya yayılmayı başarmıştı ve doğal olarak karşısındaki en büyük rakip Hıristiyanlıktı. Manicilik ile Hıristiyanlık arasında uzun ve sert bir kavga cereyan etti. Hıristiyanlık bu kez karşısında, akılcı yöntemleri ve başarılı diyalektik çözümlemeleri olan, Hıristiyan Kilisesi modeline uygun örgütlenen ciddi bir hasım bulmuştu. Her geçen gün, Manicilik karşıtı kilise kuralları, devlet buyrukları ve düalist öğretileri kötüleyen yapıtlar çoğalıyordu. Hıristiyan Kilisesi, Manicilik karşısında geçirdiği korkuyu bir daha asla unutamayacak, yüzyıllar boyunca karşılaştığı her düalist hareketi Maniciliğin bir devamı ya da hortlaması olarak kabul edecekti. Aradan uzun yıllar geçmiş olmasına karşın Vaudois'lar, Kathar'lar, Tampliye'ler Manicilik ile suçlanacaktı. Artık, Hıristiyan Kilisesi'nin gözünde her sapkın inanç Manicilik olarak yaftalanacaktır. Bu suçlamadan ne Luther, ne de Calvin kendini kurtaramayacaktır. Oysa, Luther kendi yandaşları tarafından Kilise'nin Maniciliğe karşı son savunucusu olarak gösterilmiştir. Batı'daki Reformasyon hareketinden sonra, her ne kadar Kilise'nin dogmatik tutumunda önemli bir değişim olmadıysa da, Maniciliğin araştırılması ve daha iyi anlaşılması çabaları başladı. Manici belgelerinin incelenmesi, Doğu ile Batı'yı Zerdüşt ile İsa'yı birleştirmeye uğraşmış bir bilgenin varlığını gösteriyordu. Zamanla, eski İran ve Hind inançlarının daha iyi anlaşılmasıyla, Maniciliğin kaynaklarına dair yeni açıklamalar elde edildi. Maniciliğin temel öğretisi olan gnostik düalizmin eski Zerdüşt inançlarının yanısıra, Hind öğretilerinde kök bulduğu ortaya çıkarıldı. Böylece Manicilik; köktenci düalizm, Doğu pagan inançları ve doğacı dinlerden kaynaklanan, Zerdüşt'ten yola çıkarak düzenlenmiş ve İncil kalıbına dökülmüş bir gnostik Asya inancı olarak tanımlandı. Assyrioloji'nin gelişimi Manicilikte yeni nitelikler bulunmasını sağladı. Böylece, Maniciliğin en eski köklerinin Kalde ve Babilonya'nın eski inançlarında yer aldığı anlaşıldı. Sonuçta Mani dininin, Mezopotamya -İran düalizmi üzerine temellenen ve evrensel bir din niteliğine ulaşabilmek amacıyla Buddhizm ve Hıristiyanlık'tan aktarmalar yapan bir "syncretist" bağdaştırmacı inanç olarak Doğu'ya ve Batı'ya doğru genişlediği belirlendi. Bu genişleme, Hıristiyanlığın ilk yüzyıllarında tam anlamıyla etkindi ve ancak İslam tarafından kesin olarak durdurulacaktı. Kısacası Mani, Zerdüşt inancının da kaynağı olan Kalde-Babilonya potasında, Buddhist ahlak ilkelerini ve Hıristiyan öğretisini harmanlayan bir bilgeydi. Ortaya çıkarılan son bulguların ışığında, Manicilik bir büyük din olarak değerlendirilebilir. Üstelik "kitaplı" bir din, bir misyoner dini, örgütlenmiş bir din, tüm büyük dinleri kendinde eritmek isteyen evrensel ve nihai bir din. Ancak tüm bu niteliklerden daha önemlisi, herşeyin başına iki ezeli ve karşıt iki ilkeyi, Işık ve Karanlığı yerleştirmiş olan ve İsa'nın gelişini müjdelediği "Paracletos" tarafından gizemleri açıklanan köktenci bir "gnosis"tir Manicilik. Tüm yaşamı ve tüm bilgileri içerdiğini ileri süren bir toptancı gizem dinidir. İsa başarısız olmuş, Aziz Paul ile Marcion'un çabaları boşa gitmiştir. Gerçek Kilise'ni yeniden düzenlemekle görevlendirilmiş olan Paracletos-Mani zuhur ve RitüelManiciliğin örgütlenmesinde de Marcion örnek olarak alınmıştır. Maniciler iki sınıfa ayrılmışlardır gizeme ulaşmış olanlar ile sıradan inananlar ya da Mani'nin adlandırdığı gibi "Seçkinler" ya da Yetkinler ile "Dinleyenler". Manicilik'te kadınlar da seçkinlerin arasına kabul edilirdi. Bir tür ruhban sınıfı olan seçkinler, çok zorlu hazırlık dönemlerinden ve çetin inisiyasyon törenlerinden geçirilirlerdi. "Consolamentum" Teselli adı verilen inisiyasyon törenine pek önem verilirdi. Bu aşamadan sonra, seçkinler "Tanrısal Işık" ile dolarlar ve artık bu ışığı dünyevi nesnelerle kirletecek eylemlerden kaçınırlardı. Evlenmezler, mülk sahibi olamazlar, et yemezler, şarab içmezlerdi. Tarım işlerinde çalışmamalı, hatta ekmeği bile doğramamalıydılar. Günlük yiyecekleri ve yalın giysileri ile gezgin bir yaşam sürmeliydi seçkinler. Seçkinlerin ilkeleri, Buddhist keşişlerin disiplinine şaşırtıcı ölçüde yakındı. Arada bulunan tek fark, Manici seçkinlere yerleşik yaşamın yasak olmasıydı. Seçkinlerin yaşamı oldukça zordu. Yaşamları üç mühürle bağlıydı ağız, el ve gönül mühürleri...İlk mühür, tüm kötü yiyecekleri ve kötü sözleri yasaklardı. İkinci mühür, canlı varlıkların içinde saklı bulunan ışığa verilebilecek her türlü zararı engellemek içindi; adam öldürmek, hayvan öldürmek, hatta meyva koparmak bile yasaktı. Üçüncü mühür, Manicilik inancına ve temizliğine karşı çıkan her türlü düşünceyi yasaklamaktaydı. Doğal olarak, seçkinlerin sayısı pek azdı. Tarihte ün kazanmış seçkinlerin son derece az sayıda olması da garipsenebilir. Maniciliğe bağlı olanların büyük çoğunluğu "Dinleyiciler"den oluşuyordu. Bunlar yalnızca Mani'nin "On Emri" ile bağlıydılar. Bu on emir sırasıyla puta tapmayı, namussuzluğu, cimriliği, her türlü öldürme eylemini, zina yapmayı, hırsızlığı, yalancılığı, büyücülüğü, ikiyüzlülüğü ve Maniciliğe ihaneti yasaklıyordu. Sıradan inananların ilk görevi seçkinlere neredeyse tapınma derecesine varan bir saygı beslemekti. Dinleyiciler sık sık seçkinlerin önünde diz çökerek kutsanma talep ederler, buna karşılık sebze ve meyva verirlerdi. Herkes için geçerli olan diğer dinsel görevler dua ve oruçtu. Dua öğle, akşamüstü, gün batımında ve güneş battıktan üç saat sonra olmak üzere günde dört kez zorunluydu. Gündüz duaları güneşe dönerek yapılır, geceleri ise aya bakarak dua edilirdi. Ne güneşin, ne de ayın görünmediği günlerde dua yönü kuzeydi. Dua etmeden önce uygulanması kesin koşul olan bir arınma riti vardı. Arınma işlemi su ile, ya da su bulunmazsa toprak ile yapılırdı. Oruç zamanlaması da tıpkı dua gibi doğrudan astronomik olgulara bağlıydı. Haftanın ilk günü güneşin onuruna Sunday? herkes oruç tutardı. Seçkinler, haftanın ikinci günü de Monday? ay onuruna oruç tutmakla sorumluydular. Ayrıca her yeni ayda, herkes ik gün oruç tutardı. Maniciliğin diğer rit ve törenleri hakkında bilinenler pek az. Mani'nin ölüm yıl dönümünde gerçekleştirilen "Bema" töreni Maniciliğin en büyük kutlaması olarak biliniyor. Bu törende sürekli dua edilir ve kutsal yazılar okunurdu. Beş basamakla çıkılan bir platformun üzerine boş bir taht yerleştirilirdi. "Bema" töreninin diğer ayrıntıları ne yazık ki bilinmiyor. Ayrıca, Manicilikte vaftiz uygulamasının olduğu da kesin, fakat bu konuyu içeren kutsal yazılar kayıp olduğundan, Manici vaftiz töreninin hiçbir ayrıntısı bugün EtkileriHem Roma İmparatorluğu'nun, hem de İran'da Sasaniler'in baskısına karşın, Manicilik hızla yayıldı. İran'ın Doğusunda bulunan ülkelerde çok başarılı oldu. X. yüzyılın başlarında, Arap tarihçi El-Biruni "Doğu Türklerinin büyük çoğunluğu, Çin ve Tibet'te yaşayanlar ve Hindistan'ın bir bölümü Mani dinine bağlıdırlar" diye yazmıştı. Son zamanlarda Turfan kazılarında ortaya çıkarılan Manici resim ve edebiyat bulguları bu açıklamayı ölümünden bir yüzyıl sonra, Manicilik Malabar kıyılarına kadar yerleşti. Kara Balgasun'da bulunan ve bir zamanlar Nesturiler'e ait olduğu zannedilen Çince yazıtların, aslında Manici oldukları kuşku duyulmayacak biçimde belirlenmiştir. Doğu'da Manicilik, IV. yüzyılın sonlarından başlayarak, Doğu İran'da sağlam bir sıçrama tahtası edinmiş ve buradan hareketle İpek Yolu boyunca Afganistan'dan Tarım Havzasına kadar yayılabilmişti. Manicilik 762 yılında Uygurlar'da devlet dini olarak kabul edilmiş ve böylelikle Çin'e doğru genişleme olanağına da kavuşmuştu. IX. Yüzyılda Uygur devletinin yok olmasından sonra, Cengiz Han'a kadar Tarım havzasında varlığını sürdürmüştü. Çin içinde ise, Güney kıyılarına kadar inerek, buralarda varlığını gizli bir din olarak devam ettirmeyi başarmıştı. Çin'in Fukien eyaletinde XVI. yüzyılda bile Maniciliğe rastlanmıştı. Manicilik İran ve Babilonya'da hiç bir zaman egemen din düzeyine yükselemedi, ancak Emevilerin yönetimi altında geniş bir hoşgörü ve refaha ulaşabildi. Maniciler kimi Emevi halifelerinden müsamaha gördüler, başkent Bağdat'ta az sayıda olmalarına karşın, Irak'ın bir çok köyüne yayıldılar. Ancak, Emevilere oranla çok daha az dinsel hoşgörü sahibi olan Abbasiler döneminde, Maniciler "zındık" olarak değerlendirilip baskı görmüşler, çeşitli suçlamalar nedeniyle cezalandırılmışlardır. Bu suçlamalar arasında Düalizm, zina, akraba arası cinsel ilişki ve homoseksüellik önde geliyordu. Uygulanan baskılara karşın, özellikle Irak'ta bulunan Manici topluluk etkinliğini IX. yüzyıla kadar sürdürmüştü. Ancak, devam eden Abbasi zulmü, Maniciler'in toplu halde önce Horasan'a ve daha sonra, Maniciliğin bir devlet dini olduğu Uygur ülkesine göç etmelerine yol açmıştı. Maniciliğin, "Thomas İncili", "Addas Öğretileri" ve "Hermas'ın Çobanı" gibi Hıristiyan "apocrypha"larını Kilise tarafından kabul görmeyen İncil metinleri benimsemesinden dolayı, Thomas, Addas ve Hermas'ın Mani dininin ilk büyük havarileri oldukları söylentisi doğdu. Addas'ın Doğu'da, Thomas'ın Suriye'de ve Hermas'ın da Mısır'da havarilik ettikleri varsayıldı. Manicilik, Mani'nin ölümünden önce bile, Filistin'de biliniyordu. St. Ephrem 378 yılında, hiç bir başka ülkenin Mezopotamya kadar Manicilik'ten etkilenmediğinden yakınmaktaydı. Edessa'da Urfa 450 yılında güçlü bir Manici cemaat mevcuttu. Emesus'lu Eusebius'un, Laodicea'lı George'un, Tarsus'lu Diodorus'un, Antakya'lı Chrysostomus'un, Salamis'li Epiphanus'un ve Bostra'lı Titus'un Maniciliğe karşı mücadele ettikleri biliniyor. Tüm bunlar, Maniciliğin Batı Asya'da Hıristiyanlık için ne denli büyük bir tehlike olduğunu göstermektedir. Ancak, Maniciliğin Hıristiyanlığa en fazla zarar verdiği ülke Mısır oldu. İmparator Konstantin zamanında, Maniciliği benimsemiş olan İskenderiye valisi tüm Hıristiyan rahiplere görülmemiş bir sertlikle davrandı. Doğu Roma toprakları üzerinde, Manicilik en etkin olduğu düzeye 375-400 yılları arasında ulaştı ve sonra hızla geriledi. VI. yüzyılda bir süre için yeniden önem kazandı ve toplumun yüksek sınıfları arasında kabul gördü. Bu dönemde İmparator Justinianus Manicilikle ciddi bir mücadeleye girdi ve kısa sürede Maniciliğin bu canlanma çabası da bastırıldı. Ancak, bu çabalar Maniciliği tümüyle yok edemedi. Bir süre sonra Manicilik, yeniden canlanarak, Paulician'lar ve Bogomil'ler adı altında Bizans İmparatorluğu'nu istila EtkileriBatı'da Maniciliğin esas yurdu Kuzey Afrika'ydı. Mani'den sonra gelen ve ikinci Paracletos olarak adlandırılan Adimantus da Afrika'da etkin olmuşdu. Maniliğin Afrika'daki en büyük önderlerinden biri de, IV. yüzyılın sonlarında yaşayan Mileve'li Faustus'tur. Mileve'de yoksul bir ailenin oğlu olarak doğan Faustus, gençliğinde Roma'ya yerleşmiş ve orada Maniciliğe girmişti. Derin bilgi sahibi değildi, ama etkileyici bir konuşmacıydı. Manici çevrelerde ünü çok yaygındı. 383 Yılında Kartaca'ya göç ettikten kısa süre sonra Hıristiyanlar tarafından tutuklandı, fakat herhangi bir ceza görmeden salıverildi. 400 Yılında, Maniciliği öven ve Hıristiyanlığı, özellikle Eski Ahid'i yeren bir kitap yazdı. Hıristiyan Pederlerinden ve Maniciliğin en önemli düşmanı olan St. Augustinus bu kitaba tam otuz üç ciltlik bir yapıtla yanıt verdi. Faustus'un daha sonraki yaşamı hakkında bilgi mevcut değil. Ancak, St. Augustinus'un yirmi yıl boyunca kaleme aldığı sonraki yapıtlarında Manicilik'ten hiç söz etmemesi, bu süre içinde Maniciliğin etkisini giderek yitirdiğini gösteren bir kanıttır. Vandallar'ın Afrika'yı ele geçirmesi üzerine, Maniciler son bir girişimle, Arius mezhebine bağlı Vandallar'ı Maniciliğe çekmeye çalıştılar. 477-484 Yılları arasında hüküm süren Vandal Kralı Huneric'in bu girişime karşı tepkisi çok sert oldu ve Kuzey Afrika'daki tüm Maniciler ya sürgüne gönderildiler, ya da yakıldılar. Maniciliğin Batı'daki merkezlerinden biri de Roma kentiydi. 311-314 Yılları arasında Papalık yapan Miltiades, "Liber Pontificalis" isimli eserinde, Roma'daki Manicilerden söz etmekteydi. İmparator Valentianus'un 372 yılında çıkardığı bir ferman, Roma'daki Manicilerin kovuşturulmasını buyurmaktaydı. 384-388 Yılları arasında da,Roma'da "Martari" adında yeni bir Manici tarikat ortaya çıktı. Bu tarikat, özgün Mani öğretisini değiştirmeyi amaçlıyarak, seçkinlerin gezgin yaşamı terk etmesini ve bir tür manastır düzenine girmesini öngörmekteydi. Martari'ler en büyük direnci Maniciler'den gördüler. VI. yüzyıldan başlayarak, Manicilik Batı'da neredeyse tümüyle yok oldu. Her ne kadar sağda solda, kimi gizli topluluklar ve düalist tarikatlar varlığını sürdürdüyse de, bunların Babilonya'lı peygamber Mani ile doğrudan ya da bilinçli bir ilintisi mevcut değildi. Ancak tam beş yüzyıl sonra, XI. yüzyılda Doğu'dan, Bizans ve Bulgaristan yolu ile gelen Paulician'lar ve Bogomil'ler Batı'yı etkilediler. Bunların düalist öğretileri, Kuzey İtalya ve Güney Fransa'da tohumlanabilecek verimli alanlar buldular ve böylece tarihte ilk kez Hıristiyan topraklarına yönelik Haçlı Seferlerine yol açmış olan Kathar hareketinin temellerini denli sıradışı bir teoloji ve insanın yazgısından çok "Işık" için ilgi besleyen bir dinsel inancın, böylesine hızla yayılıp itibar görmesi oldukça yadırgatıcı bulunabilir. Ancak, gnostik efsanelerin bolluğu, ne denli akıldışı olursa olsun, bu tür yaratılış öykülerine inanmaya hazır geniş halk kitlelerinin varlığını göstermektedir. Ayrıca, III. yüzyılda Roma'nın baskıcı ve mutsuz dünyasında, tıpkı Hıristiyanlık gibi, herkese kurtuluş vaadeden bir inancın yayılma olasılığının ne ölçüde yüksek olduğu Manicilik örneğinden açıkça anlaşılmaktadır. Maniciliğin kısa sürede yayılması, ne ondan önceki, ne de sonraki dinsel inançların yayılmasına benzemez. Zira Manicilik, diğer dinlerin aksine, kabul edildiği ülke ve topluluklarda hiç bir temel politik ve sosyal değişim yaratmayı öngörmemiştir. Bu durum Manici misyonerlerin görevlerini zorlaştırmış, zaten bir bileşim olarak doğan dinlerini, diğer ulusların kültürel ve toplumsal koşullarına adaptasyon gereğini yaratmıştır. Maniciliğin tümüyle entellektüel düzeyde kalması ve toplumsal-politik değişimler yaratmakta iddiasız olması en zayıf özelliğiydi. Kısacası Manicilik anti-sosyal olması yüzünden başarısızlığa uğradı. Bu sert ve savaşçı çağlarda, uygarlıklarını barbar saldırılarına karşı koruma endişesindeki yöneticiler, bu denli edilgen bir inancı onaylayamazlardı. Toplumsal kuralları hiçe sayan, yandaşlarına başıboş dolaşıp çalışmayı reddetmelerini ve sadaka ile geçinmelerini buyuran, hayvanların öldürülmesine bile karşı çıkan barışçı bir inancın baskı ve zulüm görmesi kaçınılmazdı. Örgütsel yapıları da, ağır baskılardan sonra yaşamını sürdüremeyecek kadar dayanıksız ve edilgendi. Bağlantılı Pers İmparatorluğu Uygur Devleti
DESTAN Destan milletlerin hayatında yer etmiş olayların olağanüstülükler eklenerek nesilden nesle geçip anlatılmasında Destan milletlerin hayatında yer etmiş olayların olağanüstülükler eklenerek nesilden nesle geçip anlatılmasında denilir. Destan aynı zamanda Türk Edebiyatına ait bir nazım biçiminin de adıdır. Nazım biçimi İslamiyet öncesi ve sonrasında farklılıklar gösterir. Şimdi İslamiyet öncesi nazım biçiminin özelliklerini görelim Özellikler 7’li hece ölçüsü ile söylenir. Aaab, cccb ... kafiye şemasıdır. 150 dörtlüğe kadar yazıldığı bilinmektedir. Yarım kafiye kullanılır. Örnek Oğuz Kağan Destanı'ndan "Ben sizlere kağan oldum Alalım yay ile kalkan Nişan olsun bize buyan Bozkurt olsun bize uran Av yerinde yürüsün kulan Dana deniz, daha müren Güneş bayrak gök kurıkan" Not İslamiyet Sonrası Türk Edebiyatındaki destan biçimi Halk Edebiyatı döneminde ele alınacaktır. İSLAMİYET ÖNCESİ TÜRK DESTANLARI 1. Yaratılış Destanı 2. Saka Destanları a. Alp Er Tunga Destanı 7. yy b. Şu Destanı 4. yy 3. Hun-Oğuz Destanları a. Oğuz Kağan Destanı 4. yy b. Atilla Destanı 4. Göktürk Destanları a. Bozkurt Destanı 2. yy b. Ergenekon Destanı 7-8. yy 5. Siyempi Destanları 6. Uygur Destanları a. Türeyiş Destanı 8-9. yy b. Mani Dininin Kabulü Destanı c. Göç Destanı 8-9. yy1. Yaratılış Destanı Altay Türklerine ait bir destandır. XIX. yüzyılda Prof. W. Radloff tarafından Altay Türkleri arasında derlenmiştir. Yaratılış ile ilgili İslam dini dahil Semavi dinlerle ortak bir çok temayı işler. Anlatılanlar semavi dinlerde doğrudan verilen bilgilerin benzetmeler kullanılarak dolaylı yoldan anlatıldığı izlenimini oluşturur. Şamanizmin etkisi açıkça görülür. Kainatı yaratan tek bir kuvvetin varlığı anlatılır. Semavi dinlerde anlatılan Şeytanın Allah'a karşı gelmesi bu destanda "kişi" karakteri üzerinden işleniyor. Kişi en sonunda "Erlik" Şeytan adını alıyor. Bu ve benzeri bir çok anlatılan bilgi semavi dinlerle ilişkiyi açıkça ortaya koyar. Ne var ki bu destan İslam dahil pek çok semavi dinden öncesine dayanmaktadır. 7. Kâinat, su ve topraktan meydana gelmiştir. 8. Destanda kadının mühim bir yeri olduğu görülür.. Tanrı Karahan’a yaratmayı ilham eden “Ak Ana”dır. 9. İnsanların dokuz ayrı ırktan türedikleri anlatılır. Alp Er Tunga Destanı Yaratılış Destanı'ndan sonra bilinen ilk Türk destanıdır. Alp Er Tunga, MÖ 7. yüzyılda yaşamış bir Saka hükümdarıdır. Türk-İran savaşları ve Alp Er Tunga'nın yiğitlikleri anlatılır. Aynı konu İran destanı Şehname'de de geçer. Alp Er Tunga, Şehname'de Afrasiyab olarak yer almıştır. Şu Destanı Makedonyalı İskender ile Saka hükümdarı Şu arasındaki mücadeleler işlenir. Kaşgarlı Mahmud tarafından yazıya geçirilmiştir. Destanın kısa özeti Divan-ı Lugat-it Türk'de yer almaktadır. Oğuz Kağan Destanı Hun Hükümdarı Mete’nin doğuşu, kağan oluşu, Türk birliğini kuruşu; ölümünden önce de ülkesini oğulları arasında paylaştırması anlatılır.. Oğuz destanının üç farklı biçimi bulunmaktadır XIII. ile XVI. yüzyıllar arasında Uygur harfleriyle yazılmış nüsha. XIV. yüzyıl başında yazılan Reşîdeddîn’in Câmi üt-Tevârih adlı eserinde yer alan Farsça Oğuz Kağan Destanı . XVII. yüzyılda Ebü’l-Gazî Bahadır Han tarafından Türkmenler arasındaki sözlü rivayetlerden ve önceki yazmalardan faydalanarak yazılmış nüsha. 3 Ebul Gazi Bahadır Han’ın Secere-i Terakime’sinde Hun-Oğuz destanıyla Mete Destanı ilgili bölümler bulunmaktadır. Uygur harfleriyle yazılı olan özgün nüshası Paris kütüphanesindedir Atilla Destanı Batı Hun hükümdarı Attila'nın yaşamı,özellikle Romalılara karşı kahramanlıkları ve yaptığı fetihleri anlatılır. Bozkurt Destanı Göktürkler'in düşmanlarının baskınıyla yok olmalarından sağ kalan bir erkek çocuğun dişi bir kurt tarafından kurtarılması ve dişi kurt ile erkek çocuktan Göktürklerin yeniden çoğalması anlatılır. Ergenekon Destanı Göktürklerin düşman baskını sonrası sağ kalanların Ergenekon adlı vadiye sığınmaları, vadinin grişinin zamanla kapanması, Türklerin zamanla çoğalınca vadiye sığmamaları, bir kurdun yol göstermesi ile çıkışı bulup dışarı çıkmalarını ve düşmanlarından intikam almalarını anlatır. Siyenpi Destanı Siyenpi hükümdarı Tan-şe-hoay Yabgu’nun mucizevi bir şekilde doğuşunu ve kahramanlığını anlatır. Siyenpi Destanı'nda diğer Türk destanlarına göre anlatımında ve olay örgüsünde bir zayıflık göze çarpmasının nedeni yayılma aşamasına geçmeden Çinli tarihçiler tarafından yazıya geçirilmesidir. Türeyiş Destanı Hakanın iki kızının dillere destan güzelliği nedeniyle onların ancak Tanrı ile evlenebileceği görüşü halk arasında yayılınca Hakan da aynı düşünmeye insanlardan uzak tutmak için uzak bir kaleye kapattı. Ondan sonra tanrısına yalvardı. Hakanın kendi aklınca inandığı tanrısı dayanamadı ve bir Bozkurt şekline girip geldi. Hun Hakanının kızlarıyla evlendi. Bu evlenmeden birçok çocuk doğdu; bunlara Dokuz Oğuz- On Uygur denildi ve bu çocukların hepsinin de sesi Bozkurt sesine benzedi, yine bu çocuklar, birer Bozkurt ruhu taşıyarak çoğaldılar. Mani Dininin Kabulü Destanı “Bögü Kağan” yurduna davet ettiği maniheist din adamları ile kendi kamlarına bir münazara adamlarının karşılıklı münakaşaları sonunda Uygurlar, başta Bögü Han olmak üzere 763 yılında topluca Mani dinini kabul ettiler. Bu olayın anlatıldığı eser destandan ziyade tarih özelliği gösterir. Çünkü tarihi belli bir olayın gerçekleşmesi anlatılmaktadır. Göç Destanı Türklerin kutsal taşı Çinlilere verince Tanrı tarafından cezalandırılmaları, ülkelerinde açlık ve kuraklığın başlaması, Uygurların günybatıya göç etmesi anlatılıyor.
404! Aradığınız sayfa bulunamadı!
mani dininin kabulü destanı konusu